Arnavutluk Rivierası’nın Maskesini Düşürmek
Turizm broşürleri size Himara’nın el değmemiş bir cennet olduğunu söyler; oysa gerçek daha karmaşıktır. 2026 yazına girerken, bu küçük kasaba betonun ve yüksek sesli müziğin istilası altında kalma riskiyle karşı karşıya. Çoğu gezgin burayı Saranda’ya giden yolda sadece bir mola yeri sanıyor. Bu, büyük bir yanılgı. Himara, aslında kendi içinde derin çelişkiler barındıran, yorgun bir balıkçı kasabasının üzerine giydirilmiş eğreti bir tatil beldesi gömleği gibi duruyor. Ancak kalabalığın gürültüsünü kesip arka sokaklara ve sarp kayalıklara daldığınızda, asıl karakterini gösteriyor.
“Balkanlar, Batı’nın rüyası ile Doğu’nun gerçeği arasında sıkışmış bir hatıradır.” – Ismail Kadare
Bir akşamüstü, limanın sonundaki paslı bir teknenin gölgesinde oturan Spiro adındaki yaşlı bir balıkçıyla karşılaştım. Spiro, elindeki ağları tamir ederken, turistlerin sadece gürültüyü takip ettiğini, denizin fısıldadığı tenhalıkları ise ıskaladığını anlattı. Bana, haritalarda işaretlenmemiş, yolu sadece keçi patikalarından geçen o ‘fısıldayan kayalıkları’ anlattı. Arnavutluk balkanların gizemli cenneti olarak anılsa da, bu gizem artık betonun altında can çekişiyor. Yine de Spiro haklıydı; hala kaçacak yerler var.
Filikuri: Tecrit Edilmişliğin Sert Dokusu
Filikuri bir plaj değil, bir direniş noktasıdır. Karadan ulaşımın imkansıza yakın olduğu bu koy, kireçtaşı duvarların arasına sıkışmış bir avuç beyaz çakıl taşından ibarettir. Buraya ulaşmak için ya bir kanoya binmeniz ya da kayalıklardan aşağı hayatınızı riske atarak inmeniz gerekir. Filikuri’nin suyu, bölgedeki diğer yerlerin aksine buz gibi bir soğukluğa sahiptir. Burada güneşin batışını izlemek, dünyanın geri kalanından tamamen koptuğunuzu hissettirir. Karadağ kıyılarındaki lüks plajların yapaylığından sonra, Filikuri’nin çiğ ve işlenmemiş doğası bir tokat gibi yüzünüze çarpar. 2026 yazında bile, burası hala sessizliğini koruyacak kadar inatçı.
Gjipe Kanyonu: İki Dev Arasındaki Koridor
Gjipe, popülerleşmesine rağmen hala vahşi kalabilen nadir yerlerden. Ancak plajın kendisinden ziyade, arkasındaki kanyona odaklanmak gerekir. Kanyonun derinliklerine doğru yürüdüğünüzde, yaklaşık 300 metrelik bir mesafede ses tamamen kesilir. Sadece rüzgarın kanyon duvarlarına çarparken çıkardığı o uğultuyu duyarsınız. Toprak burada kırmızıdır; demir oksit ve kirecin karışımı, adeta bir ressamın paletinden dökülmüş gibi durur. Bu kırmızılık, denizin o akıl almaz turkuazıyla birleştiğinde, insanın algısını zorlayan bir kontrast yaratır. Yunanistan’ın antik tarihi ve plajları kadar görkemli ama onlardan çok daha dürüst bir manzaradır bu.
Llamani’nin Erken Saatleri ve Kristal Sessizlik
Llamani genellikle yüksek sesli müzikle anılır, fakat sabah saat 06:00’da orada olursanız, bambaşka bir dünya ile karşılaşırsınız. Güneşin ilk ışıkları zeytin ağaçlarının arasından süzülürken, suyun yüzeyi bir ayna kadar pürüzsüzdür. Bu saatlerde Llamani’de tek duyacağınız şey, suyun çakıl taşlarını hafifçe okşayan sesidir. Kuzey Makedonya üzerinden, Bitola ve Üsküp gibi şehirlerden gelenlerin burayı tercih etmesinin sebebi de bu sükunettir. Ancak saat 10’dan sonra burayı terk etmelisiniz; zira o andan itibaren ticaret başlar ve ruh ölür.
“Deniz her şeyi temizler, insanların günahlarını bile.” – Euripides
Potam ve Kaynak Sularının Serinliği
Potam, Himara’nın güneyinde yer alır ve denizin altından çıkan tatlı su kaynaklarıyla ünlüdür. Su o kadar temizdir ki, gözlük takmadan bile dibindeki her bir yosun tanesini sayabilirsiniz. Burası, Sveti Stefan gibi parlatılmış, steril bir turizm noktası değildir. Daha çok Tekirdağ sahil kasabalarını anımsatan, salaş ama karakterli bir havası vardır. Zlatibor yaylalarından inen soğuk rüzgarların denize ulaştığı o hissi burada, suyun içinde duyumsarsınız. Gostivar veya Mostar’ın o ağır, tarihi havasından sonra Potam’ın hafifliği ruhu dinlendirir.
Kiveta: Unutulmuş Bir Köşede Tek Başına
Listemizin sonuncusu ve belki de en zoru Kiveta’dır. Burası bir harita hatası gibidir. Küçük bir koy, üç beş zeytin ağacı ve sonsuz bir mavilik. Burada ne bir şezlong ne de bir soğuk içecek bulabilirsiniz. Sadece yanınızda getirdiğiniz su ve sessizlik vardır. Škocjan Mağaraları’nın o devasa yeraltı boşluklarındaki sessizlik neyse, Kiveta’nın açık hava sessizliği de odur. Burgaz kıyılarındaki kalabalıktan veya Celje’nin düzenli sokaklarından kaçan bir gezgin için Kiveta, bir arınma merkezidir. Kimler buraya gelmemeli? Konfor arayanlar, gürültüden beslenenler ve doğayı sadece bir dekor olarak görenler Kiveta’nın kapısından bile geçmemeli.
Seyahatin Anatomisi: Neden Gidiyoruz?
Neticede seyahat etmek, sadece bir yerden bir yere gitmek değil, kendimizden kaçarken yine kendimize yakalanmaktır. Himara’nın bu tenha köşeleri, 2026’nın o boğucu dijitalleşmesinden kaçmak için birer sığınak. Denizin tuzu teninizde kururken ve güneş batarken ufuk çizgisinde kaybolurken, neden burada olduğunuzu anlıyorsunuz. Bizler sadece manzara görmeye gelmiyoruz; bizler, hala bozulmamış bir parçamızın dış dünyada bir yansımasını aramaya geliyoruz. Himara, tüm betonlaşma çabalarına rağmen, o tenha koylarında bu yansımayı hala saklıyor.

Himara’nın kalbindeki gizli cennetleri keşfetmek gerçekten de zaman kaybetmeye değiyor. Özellikle Filikuri ve Kiveta gibi ulaşımı zor ama doğasıyla büyüleyen yerler, bana göre gerçek anlamda özgürlük ve huzur sunuyor. Bu noktalar, modern turizm baskısından uzak, saf ve orijinal deneyimler yaşatıyor. Eşsiz doğa manzaraları ve sessizlik, ruhumuzu yeniliyor diyebilirim. Sizce, bu gibi ekstrem ulaşım gerektiren gizli koylar, günümüzde daha fazla mı korunmalı yoksa kitle turizmine açılmalı mı? Bence bu dengeyi sağlamak, bölgenin ekolojik ve kültürel mirası açısından kritik. Doğayı ve sakinliği tercih eden diğer gezginler sizler neler düşünüyorsunuz? Bu tür yerlerin sürdürülebilirliği konusunda önerileriniz var mı?